Çağdaş Doğu’dan Yanlış Batı’ya

1492 yılında İspanya’da geri çekilmesine ve Viyana’da 1683’te ulaşmasına ramak kalan zafere karşın Müslüman dünya uzun süredir Batı Avrupa’da entelektüel anlamda olup bitenlere temkinli yaklaşıyor, hatta ilgisiz görünüyordu. Bernard Lewis bu konuda şunları yazar: “Yüz yıllar önce pek çok Yunanca, Farsça ve Süryanice yapıtı Müslüman ve öteki Arapça okurların görüş alanına yerleştiren büyük çeviri hareketi sona ermişti ve Avrupa’daki yeni bilimsel literatür onlar tarafından neredeyse hiç bilinmiyordu. 18. Yüzyıl sonlarına dek yalnızca tek bir tıp kitabı bir Ortadoğu diline çevrilmişti. Bu kitap, Sultan IV. Murat’a 1655’te Türkçe olarak sunulan, frengi üzerine bir 16. Yüzyıl incelemesiydi” Lewis bu çevirinin tesadüfi olmadığını söyler. Kökeninin Amerika’da olduğu söylenen frengi İslam dünyasına Avrupa’dan gelmişti. İslam dünyasında büyük olgusal yenilikler yaşandığında dahi, her zaman bunların farkına varılmıyordu. Örneğin 1628 yılında William Harvey’nin Essay on the Motion of the Heart and Blood kitabı ( Kalp ve Kanın Hareketi Üzerine Deneme) yayımlandığında bu kitap 13. Yüzyılda yaşayan İbnu’n-Nefis adlı Suriyeli bir hekimin yapıtından etkilenmişti. Galenos ve İbn-i Sina’nın geleneksel bilgeliğine karşı cesur argümanlar getiren bu inceleme, dolaşım ilkesini ortaya atmıştı ancak insanlar bu kitabın varlığını öğrenemediler ve yazılanların tıp pratiği üzerinde hiçbir etkisi olmadı. 1560 Yılında kutsal Roma İmparatorluğundan Osmanlı Sultanına yazılan bir mektupta şunlar söyleniyordu:

“Hiçbir ulus bir ötekinin faydalı icatlarını kendine uyarlamakta daha az direnç sergilememiştir, örneğin, büyük ve küçük topları ve bizim keşiflerimizden pek çoğunu kendilerine uyarladılar. Ancak hiçbir zaman kitap basıp dış mekânlara saatler yerleştirmediler. Kutsal yazılarının yani kutsal kitaplarının basıldıkları takdirde artık kutsal olmayacağına inanıyorlar ve eğer dış mekanlara saat yerleştirirlerse, müezzinlerin ve eski ayinlerinin otoritesinin azalacağını düşünüyorlar.”

                Teknolojik gelişmeleri takip etmek, bu alan üzerinde çalışmalar yapmak nedense batılılaşma, İslamiyet’ten uzaklaşma gibi algılanması, o zamanlardan günümüze teknoloji ve bilimde geri kalmamızı açıklıyor. Bu yüzümüzü batıya çevirmek değildir. Herkesin dilinde ve hayalinde olan, güçlü, bağımsız, özgür Türkiye’nin oluşması tamamen buna bağlıdır. Bizim yüzümüzü herhangi bir yere çevirmemize gerek yok. Batı’ya, Doğu’ya, Osmanlı’ya… Bizim ihtiyacımız olan daha fazla çalışmak ve daha fazla üretmek.

                Gelişmeye bireysel olarak başlamalıyız. Yeteneklerimizin, potansiyelimizin farkına varıp, keyif alacağımız, başarılı olacağımız işleri yapmalı, bu alanlarda kendimizi geliştirmeliyiz. Mevcut sistem bizi bir yarış içerisine sokup, olmak istediğimiz yere gitmek yerine sistemin bize uygun gördüğü yere gidip, istemediğimiz alanlarda uzmanlaşmaya çalışmamıza sebep oluyor. Bu mümkün değil. Bu ülkede gençlerin büyük bir kısmı eğitimini aldığı işi yapmıyor. Mühendis üretmiyor. Fizikçi bilimsel araştırma yapmıyor. Biyoloji, kimya, coğrafya, tarih, arkeoloji, fizik gibi bölümleri okuyan bir çok insan formasyon alıp öğretmen olmak istiyor. Çünkü garanti. Devlete kapağı atarım, maaşımı, tatilimi, iznimi bilirim. İş kaygısı çekmem, geçinir giderim. Bireysel olarak da toplumsal olarak da gelişmek bu şekilde mümkün olamaz.

                Son dönemlerde yüzümüzü Osmanlı’ya doğru dönmüş durumdayız. Geçmişe bakıyorsak, ders çıkarmamız gerekenlerden ders çıkarmalı, örnek almamız gerekenleri ise örnek almalıyız. Bir padişah bir konuda hata yaptıysa ki yapabilir çünkü insan. O padişahın hatasını körü körüne savunmak, örtbas etmek, hata olmadığını iddia etmek yerine ondan ders çıkarmalıyız. Örnek almamız gereken noktalarını örnek almayı bilmeliyiz. Şu gün dışarıda yüz kişiye Ekmeleddin İhsanoğlu kim diye sorsak, doksan beşinden eski cumhurbaşkanı adayı cevabını alırız. Prof.Dr Ekmeleddin İhsanoğlu Türk Bilim Tarihçisi’dir. Yazardır, öğretmendir, diplomattır. 2004 yılında yayınlanan Science, technology and Learning in the Ottoman Empire adlı kitabında şunu belirtir: Osmanlı topraklarındaki medreseler’in sayısının 14. Yüzyılda 97 iken 16. Yüzyılda 189’a daha sonra toplam sayı bütün imparatorlukta 665’e çıkar.

                İstanbul 1573 yılında kendi rasathanesine sahipti. Rasathanenin baş gökbilimcisi Takiyuddin’in 15 asistanı vardı. Yıldızların enlem ve boylamlarını belirlemek için yeni bir hesap yöntemi geliştirdi. Yeni gök bilim aletleri icat etti. Yöntemleri ise öncekilerin hepsinden daha kesindi. Osmanlı döneminde özellikle pek çok coğrafya kitabı üretiliyordu ve dönemin en önemli Türkçe bibliyograf ve çevirmeni olan Katip Çelebi okurlarına Avrupa’nın bilimsel ve sanatsal kurumlarının geniş kapsamlı bir anlatımını sunarak Osmanlıların bilim alanında geri kalmış olduğunu ima ediyordu.

                Sonraki dönemlerde eğitim alanında Doğu’dan Batı’ya seyahatler artarak sürdü. Mısır paşası, Türk Sultanı, İran Şahı, Paris, Londra ve öteki Batılı başkentlere öğrenciler gönderdiler. Fakat özellikle askeri uzmanlık peşindelerdi. Eğitim ve bilim alanında Avrupa’daki gelişmelere kapalı olunmasına en çok sebep olan şey ise İslam’ın Hıristiyanlığı kutsal hakikatin ifşaatının eski bir biçimi olarak görmesiydi ve onlara göre geriye gitmek anlamsızdı. Bu yüzden Batı’da ilgilendikleri başlıca alanlar iktisat ve siyasetti. Yani, bilimi, teknolojiyi almak yerine, onlardan şuan da şikâyetçi olduğumuz siyasi kavramları aldık.

                Bilim, ilim, sanat her neredeyse onlardan örnekler almak, geliştirmeye çalışmak batılılaşma olarak değerlendirilmemeli. Toplumun gelişmesi soyut kavramlar tarafından baskı altına alınmamalı. İslam coğrafyasında bugün yaşanan sıkıntıların nedenlerini anlayabilmek için geçmiş hatalardan ders çıkarılmalı. Yapılan hataları körü körüne savunmak, kişilerin hatalarını eleştirmeyi saygısızlık olarak görmek hiçbir zaman kazandırmadı, kazandırmayacak.

                Görsel : Jackson Pollock – Batı’ya Gidiş – Going West 1934-1935

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *