Ruhunuz ölmüş..

Dünyanın en akıllı insanı bile, tüm isteğine karşın, tek başına kapıldığı düşüncelerden kendini kurtarmayı başaramaz. Belleğimiz, yalnızca ve yalnızca edilgen bir hayranlıkla katıldığımız en delice düşüncelere açıktır. Hiç aramadığımız ve beklemediğimiz halde fanteziler zihnimizde canlanıverir.  Kuşkusuz kendi evimizin efendisi olmaktan hoşlanırız.

Aslında, ürkütücü ölçülerde bilinçaltı ruhumuzun işlevine, onun güçlerine ve güçsüzlüklerine bağlıyızdır. Carl G. Jung / İnsan Ruhuna Yöneliş

Kendinizi bir düşünün… Yalnız kaldığınızda aklınızdan neler geçiyor. Ne kadar doğrusunuz?  Empatiyi bir adım öteye taşıyın ve nefret ettiğiniz bir insan olun birkaç dakikalığına. Neler geçti aklınızdan?

Hemen hemen her gün ruhumuzu beslemeye çalışıyoruz. Müzikle değil tabi… Onu da yapıyoruz ama konumuzla alakası yok. Ben bu yazıyı yazarken “God Save the Queen” dinleyerek besliyorum ruhumu ama bunun konumuzla daha da alakası yok.  Feribotta olmam? Hiç alakası yok! Peki, karşımda oturan dev powerbank sahibi Arap asıllı telefonda saçma sapan bir oyun oynarken benim klasik müzik dinleyerek, Jung’dan alıntı ile başlayan bir blog yazısı yazmamın alakası var mı? Var!  Çünkü üstün görüyorum kendimi. Klasik müzik dinlemek üstünlüktür mesela ama kulağında takılı kulaklıkta ne dinlediğini bilmiyorum. Belki de powerbank’den dinliyordur müziği çünkü büyüklüğüyle beklenti yükseltiyor.  Daha çok ileri teknoloji bir akü gibi. Üstün görüyorum kendimi çünkü Ortadoğulu. Kültür farklılığımız var. Ama bu konuda haklıyım, buranın kültürüne göre kıyasladığımda. Sıcak ortamda kapüşonunu çıkartmıyor. Muhtemelen kısmi kellik var. Yada saçını çirkin buluyor. Yada erkeğin tesettürlüsüne denk geldik. Kirli sakallı, dudak altında üçgen sakal bırakan bir kadın olma ihtimalini düşünmek bile istemiyorum. Üstünüm, yerden yere vuruyorum. Ne kadar entelektüelim onun karşısında ve bugün üstünü bir şeyle kapamaya ihtiyaç duymadığım saçım var. Kısa bir feribot yolculuğunda hiç bilmediğim bir insanı yerden yere vurarak. Onu,  yüzüne karşı söylemeden, beynimin içinde ezerek besledim ruhumu ve vardığım sonuç genel anlamda daha doğru bir insan olduğum.  Bu yazıyı yazan telefon benim ama o powerbank kölesi bir insan. Powerbank’i ezemiyorum çünkü insanı var. Benim taşıdığım bir insanım yok. Durumun Alice in Wonderland sendromuyla da bir alakası yok aslında. Makropsi durumu yaşamıyorum. Powerbank gerçekten ileri teknoloji bir akü gibi. İki cümle öncesinde kullandığım kavramlardan dolayı onumla aramda fark olduğunu düşünebilirim.  Tabii ki “Sarabende” dinleyen insanla “Yara Bende” dinleyen insan arasında fark olacak. Frideric Handel nerde? (mezarda) Sıla nerde? (mezarda değil)

Aynanın karşısında gördüğümüz eksikliklerimiz bazı konularda ruhumuzu fazla olduğumuza inandırmaya mı çalışıyor? Kaç kişi tarafından alçak görüldük?  Kaç kişi tarafından ezildiğimizi hissettik? Kaç kişiyi alçak gördük?  Kaç kişiyi ezdik? Hissettiğimiz haz elde ettiğimiz başarıdan fazla mıydı? Bir başarı elde ettik mi? Elde ediş yöntemimiz etik mi? Yoksa bunların hiç biri önemli mi değil?  Eğer öyleyse sıkı bir diyete girmenin zamanı!

Resim mi? 1865’de Eduard Monet’in elinden çıkmış. Adı The Mocking of Christ. Jesus Mocked by the Soldiers olarak da bilinir. Sonucu söylemeye gerek yok.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *