Körün Kıssası…

Pieter Brueghel’in “Körler Kıssası” tablosu. Matta İncili 15. Bölümde bulunan körler meselinden etkilendiği düşünülür. “Onlar, körlerin kör kılavuzlarıdır. Eğer kör, köre kılavuzluk ederse, her ikisi de çukura düşer.” Düşen-Düşmek üzere olan-Düşecek olan-Düşüşe doğru yaklaşan-Düşüşe doğru yürüyen. Ya da düşen, düşmek üzere olan, düşmemek için kılavuzunu değiştirebileceği zamana sahip olan!

Neyin arkasında yürüdüğünüzü düşünmenin vakti geldi de geçiyor. Kimi, neyi kendinize kılavuz olarak seçtiniz? Düşenlerden değilseniz, düşünenlerden olmanın vakti geldi. Bu konunun kişisel gelişimle, bir zümreye ait olmakla, seçilen yol ile alakası yok. Yolda kiminle yürüdüğünüzle alakası var! Bireysel düşünceyi ele alırsak hiçbir inanç tartışmaya açık değil. Yani kimin neye inandığıyla ilgilenmek ve ya bunu yadırgamak kadar saçma bir durum yok! İnanç kavramı, soyut bir varlığa inanma durumundaysa kişinin iç huzuru ağır basar. Ve bırakın nasıl huzurluysa öyle kalsın. Ama bu inanç kişi ve kişiler tarafından kullanılıp farklı noktalara çekiliyorsa burada bir problem var demektir. İnsanların kimin peşine takıldığına dikkat etmesi gerekiyor. Tabi burada konu sadece inanç değil. Hayatın her alanında bu durum önemlidir. Sigmund Freud bu konuda çizgiyi çok net çekmiş.

Yığınların bir azınlık tarafından denetiminden vazgeçmek ne kadar olanaksızsa, uygarlığın işleyişinde zordan vazgeçmek de bir o kadar olanaksızdır. Çünkü yığınlar tembel ve akılsızdırlar, güdüsel özveriden hoşlanmazlar ve bunun kaçınılmazlığı konusunda hiçbir şekilde ikna edilemezler. Bu yığınlığı oluşturan bireyler, disiplinsizliğin dizginsizce uygulanması konusunda birbirlerini desteklerler. Ancak bir örnek oluşturabilen ve halk yığınlarının lider olarak tanıdığı bireylerin etkileri aracılığıyla çalışmaya ve uygarlığın varlığının bağlı olduğu öz verileri göstermeye yönelebilirler. Eğer liderler yaşam gereksinimleri konusunda üstün anlayış sahibi ve kendi güdüsel arzularına hakim olmada yükselmiş insanlarsa her şey yolundadır. Ama bir tehlike vardır. Etkilerini yitirmemek için kitleye onun kendilerine gösterilenden daha hoş görü gösterirler. Yani iktidar araçlarını kendi ellerinde tutarak kitleden bağımsız olmaları gereği düşünülebilir. Kısaca belirtmek gerekirse, uygarlığın kurallarına ancak belirli bir derecede zorun uygulanmasıyla geçerlilik kazandırılabileceği gerçeğinden sorumlu olan iki yaygın insani özellik vardır. İnsanlar kendiliklerinden çalışmaktan hoşlanmazlar ve tutkuları karşısında mantıksal tartışmalar yapmanın yararı yoktur.

Bir Yanılsamanın Geleceği

Bu zamana kadar belirli bir kitleye sahip olmak isteyen kesimler sürekli din ve siyaset gibi olguları kullanmışlardır. Huzur veren bir inanç sistemi ve insanın doğru olduğunu düşündüğü siyasi ve ya ideolojik yapı fanatizme dönüştürülerek kendilerini önder ilan eden kişiler tarafından peşindekilere resmen dayatılmıştır. Burada asıl problem kabulleniştir. Bu durum Pavlov’un deneyinin insanlar üzerinde uygulanmasının kanıtıdır. Onun istemeden yaptığı keşif bir açıdan bağnazlığın daha fazla kitleleri arkasına almasını kolaylaştırmıştır. Çukura düşeceğini bile bile çukura giden yoldaki nimetlerden faydalanarak mutlu olabilme yetine sahip zihniyet anın tadını çıkarmakla kalmayıp bunu iyi bir şey gibi başkalarına anlatır hale gelmiş. Öleceğini bilen tek canlı insandır. Ama bunu düşünerek yaşamak istemez. Beyin kolaya ve iyi olana yönlenmek için programlanmıştır. Ama bunu hayatın her anında uygulamaya da gerek yok. Düşeceğini bile bile çukura gitmenin anlamı yok! Küçük rüşvetleri kabul etmeye, insanlardan manevi borç aldığını düşünmeye ve o borcu ödemek için bilinen sona adım adım giymeye de gerek yok.  Bu kesime verilecek tavsiye düşünme yetisine sahip bir canlı olarak inandıkları kavram ya da ilahın onlara vermiş olduğu organın düzgün kullanılması. Ve içinde bulunulan fanatizmden çıkıp daha gerçekçi noktalara odaklanması.  Ruhunuzu satmayın! Birey olarak geldiğiniz dünyadan birey olarak gideceğinizin farkına varmanız ve iz bırakmanın sadece televizyona çıkmak ve ya bir eser bırakmak olmadığını anlamanız gerekiyor. Dokunduğunuz her hayat bıraktığınız bir izdir. Kiminin iki elini birbirine paralel kavuşturup teşekkür etmesidir. Kiminin ellerini yukarıya açıp dua etmesidir. Kiminin içten içi ne kadar güçlü bir karakter olduğunuzu düşünmesidir. Kiminin sizi örnek almasıdır. Ve en önemlisi yetiştirdiğiniz neslin ki buna kendi çocuğunuz da dahil sizden utanmamasıdır. Giriş Brueghel’den oldu, gelişme Freud’dan. Sonuç ta Nietzche’den gelsin;

Ve son olarak –ki en korkuncu da bu- zayıf, hasta, gelişmemi, kendisi yüzünden acı çeken, yok olmayı hak eden ne varsa yanında saf tutan, seçilim yasası çarmıha gerilmiş iyi insan kavramı, gururlu, iyi gelişmiş, olumlayan, geleceğinden emin, geleceğini garanti altına alan kişiyi şeytan addetmek için icat edilmiştir. Ahlak olarak görülen şey budur işte! Ecrasez l’infâme! Yani “YOK EDİN BAĞNAZLIĞI”

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *